bride 2 b
23 Mar 2010 1 Comment
evet, “büyük gün”e tam dört gün kala bir blog yazısı iyi gider diye düşünüyorum.
çok tuhaf şeylermiş gelin olmak, düğün hazırlıkları… bildiğin tuhaf. herkes heyecanlı olup olmadığımı soruyor ama heyecanlı değilim ben. mala bağladım çünkü. hani okulda çok önemli bir ders vardır, hem çok kazık hem de okulu zamanında bitirebilmek için o dönem muttttlaka vermen gereken. işte o dersin finaline üç hafta önceden çalışmaya başlarsın, kafaları yersin de son gün manasız bir rahatlık kaplar bünyeni. hah, işte o moddayım aynen.
2007 sonbaharında yakın bir arkadaşım evlenmişti, dört gün sonra eşim olacak sevdicek kişisiyle beraber gitmiştik düğününe. onunla ne zaman konuşsam, onun yerinde olsam heyecandan ve panikten çıldıracağımı düşünmüştüm. ya da nikah masasına doğru yürürken nervous breakdown yaşayıp sapıtacağımı falan (gerçi bu ihtimal hala mevcut hehe). ama öyle olmuyormuş bu işler. öyle bir süreç ki bu, manyak bir adventure oyunu gibi. son ana gelene kadar türlü quest’lerle aynı anda uğraşarak multitasking yeteneklerini sınadığın ve bu esnada olayın gerçekliğinden tamamen koptuğun… hayatımın kökünden değişmesine dört gün kala her şey hala son x senedir olduğu gibi. işe gidiyorum, eve geliyorum, iş yerinde bambaşka dertlerim ve üzüntülerim oluyor. eve geldiğimde dizi izliyorum. sanki sonsuza kadar böyle gidecekmiş gibi, sanki bu haftasonu çıkacağım tatilden sonra yine bu eve dönecekmişim gibi. fotoğrafçıyla, süslemeciyle, çiçekçiyle, dj’le, gelinlik tadilatıyla, halılar perdeler koltuklar ve beyaz eşyalarla uğraşırken ve bunların hayatta akla gelmeyecek incelikte detaylarına boğulmuşken başka bir boyuta geçiyor çünkü insan. “araf” denebilir mi? belki…
son yıllarda düğünlerin en popüler aktivitelerinden olan barkovizyon gösterisi için çocukluk fotoğraflarımı ayıklarken biraz ayırdına vardım sanırım. hayatımın çok önemli bir kısmı geride kalıyor, bu çok net. belki de en eğlenceli kısmı… lisede öğretmenlere kızmalar, aileye asilik yapmalar, üniversitede olmayacak insanlarla olmayacak romantizm denemeleri, her güzel kokan renkli gözlü erkeğe aşık olabilme saflığı, ve akabinde hayal kırıklıkları, özgüvenimi onurayım derken daha fazla saçmalamak, kız arkadaşlarla manyaklar gibi eğlenmek, sabahlara kadar oturup dedikodu yapmak, barların tepesinde deliler gibi dans etmek, ekoseli mini etek üzerine beyaz gömlek giyip ve kravat takıp roxy’e gitmek, aksiyonlarının sadece seni bağladığını bilmek. bunlar yapıldı, yaşandı, ve şimdi geçmişte kaldı. evlenmek böyle bir şey. yaşlanmanın en büyük habercisi. “evli barklı adam/kadın!” tanımlamasını giymek.
en çok da erkekler yerin dibine batırıyor ya evliliği, ona sinirleniyorum. ve çok şiddetle iddia ediyorum ki, evliliğin en büyük yükü kadının üzerindedir. prensesler gibi yaşatıldığı, elini sıcak sudan soğuk suya sokmadığı baba evinden çıkıp, mütemadiyen buzdolabını doldurmakla, bulaşıkları yıkamakla, yemek yapmakla, evi temiz ve toplu tutmakla sorumlu olacağı bir yere giden kadın. kısa bir süre sonra çocuk doğurmaya zorlanarak on kilo alıp kariyerine 6 ay ara vermek zorunda kalacak da kadın. ama bütün yaygarayı erkekler koparıyor? aman efendim bağlanmak çok zor, özgürlüklerimden fedakarlık etmek istemiyorum, hazır değilim vırvır… bir mızıldanmalar, bir sorumluluk almaktan kaçınmalar. sanki kadın dünya üzerindeki bütün karşı cins opsiyonlarından vazgeçmiyor, kadın hayatı boyu evlenmek istemiş!
halbuki beraber yaşama hakkının kanuni bir boyut alması evlilik, çok fazla abartmamak lazım. hayatlar devam ediyor hala, kimse bir diğerine prangayla bağlanmıyor. senin kendi hayatın olacak, onun kendi hayatı olacak ve beraber çok süper bir hayatınız olacak ki boğmayın birbirinizi. “evli adam / kadın dışarda kalamaz”, “erkek karısını akşamları evde tek başına bırakamaz”, “evli erkekler erkek erkeğe sosyal aktivitede bulunamaz” gibi gerzek genellemeler çıksın hayatımızdan artık. zehirlemesinler gençleri. her gece içinde uyuduğu için kokusunun sindiği yatağı onunla paylaşmak işte evlilik. her gece onun kokusuyla uyumak. sabah gözünü açtığında yanında bulmak. ona yemek yapmak, beğendiğinde sevinçten havalara uçmak. ofiste korkunç bir gün geçirdikten sonra göğsüne yaslanıp her şeyi unutabilmek. ve sonsuza kadar böyle yaşayabileceğini bilmek, bundan daha fazlasını istemeyi bırak hayal bile edememek…
“in joy and sorrow, my home’s in your heart” diyorum, tam dört gün sonra.

hevesli bardak
Mar 24, 2010 @ 21:03:10
Gelinlikli post’a yazdım ama bunu okudum buna da yazayım bol bol tebrikler, bol bol mutluluklar.
Bir de tabii, gerzek genellemelere bulaştırmadan evlilik ne güzel, evlenmek ne şahane. Haha.