ordan burdan
04 May 2010 Leave a Comment
yine kafama esenleri kısa kısa ve bölük pörçük yazacağım bir postta daha beraberiz. buyrun burdan yakın:
düğün dernek olayları sonunda bitti. bu esnada öğrendiklerimi ve tavsiyelerimi yeni gelin adaylarıyla paylaşmak istiyorum.
1- gelinlik tadilatını komandaturacılar yapar. nişantaşı’nda marmaris büfe’nin yanından girilen pasajda bir adet gayet başarılı komandaturacı mevcuttur. şahsımın gelinlik daraltma işlemini 50 ytl karşılığında ve iki gün içinde halletmiştir.
2- bir düğünde her şeyden önemlisi oraya gelen insanların eğlenmesi, dans pistinin dolmasıdır. bunun için de dj ve playlist büyük önem taşımaktadır. sizin için çok manalı rock ballad’larının çaldığı bir düğün hayal ediyorsanız gerçeklerle tanışmaya hazır olun: bu şarkıları çalmayı akıl eden ilk siz değilsiniz, bunların düğünlerde çalınmamasının bir sebebi var. kimse bu şarkılarda dans edemiyor, eğlenemiyor! tamam, sizin için çok anlamlı falan fişman… lakin orda nerden baksanız 250-300 kişilik bir insan grubu toplamışsınız ve “oturmaya gelmediler”! dj yeri geldiğinde alabildiğine krolaşacak, yeri geldiğinde yöreselleşip hayatınızda duymadığınız şarkılar çalacak. müdahale etmeyin. gecenin sonunda annenizin babanızın bütün gece kös kös oturduğunu farketmek istemiyorsunuz. onlar da dans pistinde coşarak sizin mutluluğunuza ortak olmalı.
3- en az müzik kadar önemli olan iki şey: genç popülasyon ve gelin & damadın pozitif enerjisi. zaten genç popülasyon ikinci maddede tanımladığımız pistin dolması için şart. ne kadar fazla genç, o kadar coşkulu bir düğün demek. arkadaşlarınızı davet ederken sayıya bakmayın. o gece yanınızda olmasından mutluluk duyacağınız kim varsa çağırın. sonuçta hayatınızda bir kere yaptığınız bir organizasyon, parası bir şekilde ödenir. gelelim pozitif elektrik hadisesine. efendim somurtan bir gelin ve damat zaten olayın mantığına aykırı. o insanlar sizin mutluluğunuza şahit olmak için orda, bet suratınıza bakıp “herhalde gelinle kaynana takı meselesinden kapışmış” gibi moronik akıllar yürütmek için değil. gerilmeyin. içten ve samimi olun. zaten her şey yolunda gidecek… ufak tefek aksilikler olsa bile o geceden sonra sadece ne kadar mutlu olduğunuzu hatırlayacaksınız.
4- sakın sakın sakın sadece mekanın fotoğrafçısına güvenmeyin. hazırlık aşamasını fotoğraflayacak bir profesyonel mutlaka olsun. önceden referanslarına baktığınız, güveninizi kazanan biriyle anlaşın.
5- kuaför size ne derse desin bu aktiviteye 3 saat ayırın. makyajı abartmayın, maymun gibi olmayın.
6- fazla sıvı tüketmeyin, gelinlikle tuvalete gitme hadisesini birden fazla yaşamak istemezsiniz.
şimdilik aklıma gelenler bunlar, başka sorunuz olursa yanıtlamaya çalışırım.
ikinci konu olarak, kredi kartınızın borcunu son ödeme tarihinden bir gün sonra bile ödeseniz, faizin ekstre kesim tarihinden itibaren işlediğini biliyor muydunuz? ben bilmiyordum hsbc’nin kazığı sonrasında öğrendim. kendileri bunun genel bankacılık uygulaması olduğunu iddia ediyor. ben bu durumdan bddk’nın ve merkez bankası’nın haberi var mı çok merak ediyorum. sonuçta tcmb’nin sayfasında bu bankaların uygulayabileceği azami aylık faiz oranı %3.55 ama bu teknikle hesaplanan faiz %9′a tekabül ediyor. hsbc’ye musallat olsam mı olmasam mı karar veremedim. halim yok gibi uğraşmaya.
üç: “yakın bir arkadaşım” beni twitter’dan unfollow etmiş. bunu farkettiğimde nedenini düşündüm ve sonra aslında twitter’da epey boş konuştuğumu farkettim. galiba ben hala twitter’ın “what are you doing?” diye sorduğu versiyonunda kaldım, sürekli arkadaşlarıma ne yaptığımı anlatma peşindeyim, beni takip eden “arkadaşlarım”la aynı ilgi alanını paylaştığımı, ya da onların benim ne yaptığımla ilgilendiğini varsayarak. zaten şimdi twitter da “what’s happening?” diye soruyor artık. o yüzden bundan sonra dünya meselelerine değinmeye karar verdim 140 harflik tweet’lerimde – tabii bu bahsi geçen arkadaşı unfollow etmenin akabinde. mesela bugün gönül yazar’ın hayalindeki erkeğin torpidoda yedek çorap saklaması gerekliliğini paylaştım. benim kişisel BS’imden iyidir değil mi?
dürt: aşık olduğun adamla aynı evde yaşamak süper bir şeymiş. O’nu her sabah uyandırırken gülümsemek bile tek başına o günün güzel başlamasını sağlıyor, sabah sendromunu minimuma indiriyor. günün ortasında, her şey eskiden olduğu gibi ilerlerken bir anda akşam eve gidince O’nu göreceğini hatırlayınca çocuk gibi sevinmek de cabası…
beş: dün gece rüyamda swg oynuyordum ve çok mutluydum. nasıl yani?
althı: sonunda aklımdaki tilkiye uydum, macbook aldım, kendisi ile gece gündüz aşk yaşıyorum. ezelden beri pc kullanan bir insan olarak kullanımında zorlanacağımı düşünüyordum, ne kadar beyhude bir endişeymiş! hayatımda bu kadar user friendly bir alet görmedim. sonra o ekranın kalitesi… “keşke daha önce yapsaymışım” denen şeyler listeme eklendi vesselam.
sanırım bu kadar şimdilik.
“evlilik nasıl gidiyor?”
19 Apr 2010 Leave a Comment
işte yeni evli insanların en sık duyduğu soru. normal ama, karşınızdaki insanın hayatında bu kadar büyük bir değişiklik uzun bir süre olmayacak büyük bir ihtimalle. bunun nasıl bir etki yarattığını öğrenmek istiyorsunuz. her şey değişti ya artık, nasıl oldu?
doğru aslında, biliyorum, evlendiği için yaşam tarzını tamamen değiştiren insanlar var çünkü. genlerdeki geleneksellik kalıntısı arttıkça “evli adam / evli kadın” tanımalamaları alıp başını gidiyor. evlilik her şeyi kökten değiştirecek, kısıtlayacak bir şey olmak zorundaymış gibi sanki. ama öyle yaşanmak zorunda değil işte, beraber yaşama hakkını elde ediyorsun sadece. tabii ki toplumda bir çift olarak tanınıyorsun artık ama zaten beraber olduğunuz son x senedir böyleydi bu, yeni bir şey değil. onu daha sık görüyorsun, bu güzel. sorumlulukların artıyor; yerde uçuşan tozlar ve saçlar seni rahatsız etmeye başlıyor, gecenin bir yarısı yerleri süpürürken buluyorsun kendini. bu kötü. kendine ait bir evin, bir düzenin oluyor. bu şahane. giderlerin artıyor, maddi anlamda eskisi kadar umarsız olamıyorsun. bu da kötü. her şey gibi, hayat gibi işte evlilik de, artıları da var eksileri de. olay şu ki, doğru insanla olunca o eksiler güzel bir yaz akşamındaki sivrisinek vızıltısı gibi kalıyor, artıların tadını çıkarıyorsun…
son gece, karnımda kelebekler…
26 Mar 2010 Leave a Comment
i was alone thinkin’ i was just fine
i wasn’t lookin’ for anyone to be mine
i thought love was just a fabrication
a train that wouldn’t stop at my station
home, alone, that was my consignment
solitary confinement
so when we met i was skirting around you
i didn’t know i was looking for love until i found you (3x)
i didn’t know i was looking for love (2x)
cuz there i stood and i would
oh i wonder could i say how i felt
and not be misunderstood
a thousand stars came into my system
i never knew how much i had missed them
slap on my map on my heart you landed
i was coy but you made me candid
and now the planets circle around you
i didn’t know i was looking for love until i found you baby (3x)
i didn’t know i was looking for love (2x)
so we build from here with love the foundation
in a world of tears, one consolation
now you’re here there’s a full brass band
playin’ in me like a wonderland
and if you left i would be two foot small
and every tear would be a waterfall
soundless boundless i surround you
i didn’t know i was looking for love until i found you
i just didn’t know
i didn’t know i was looking for love until i found you
i didn’t know i was looking for love
i just didn’t know
until i found you baby
until i found you
i didn’t know i was looking for love
until i found you
bride 2 b
23 Mar 2010 1 Comment
evet, “büyük gün”e tam dört gün kala bir blog yazısı iyi gider diye düşünüyorum.
çok tuhaf şeylermiş gelin olmak, düğün hazırlıkları… bildiğin tuhaf. herkes heyecanlı olup olmadığımı soruyor ama heyecanlı değilim ben. mala bağladım çünkü. hani okulda çok önemli bir ders vardır, hem çok kazık hem de okulu zamanında bitirebilmek için o dönem muttttlaka vermen gereken. işte o dersin finaline üç hafta önceden çalışmaya başlarsın, kafaları yersin de son gün manasız bir rahatlık kaplar bünyeni. hah, işte o moddayım aynen.
2007 sonbaharında yakın bir arkadaşım evlenmişti, dört gün sonra eşim olacak sevdicek kişisiyle beraber gitmiştik düğününe. onunla ne zaman konuşsam, onun yerinde olsam heyecandan ve panikten çıldıracağımı düşünmüştüm. ya da nikah masasına doğru yürürken nervous breakdown yaşayıp sapıtacağımı falan (gerçi bu ihtimal hala mevcut hehe). ama öyle olmuyormuş bu işler. öyle bir süreç ki bu, manyak bir adventure oyunu gibi. son ana gelene kadar türlü quest’lerle aynı anda uğraşarak multitasking yeteneklerini sınadığın ve bu esnada olayın gerçekliğinden tamamen koptuğun… hayatımın kökünden değişmesine dört gün kala her şey hala son x senedir olduğu gibi. işe gidiyorum, eve geliyorum, iş yerinde bambaşka dertlerim ve üzüntülerim oluyor. eve geldiğimde dizi izliyorum. sanki sonsuza kadar böyle gidecekmiş gibi, sanki bu haftasonu çıkacağım tatilden sonra yine bu eve dönecekmişim gibi. fotoğrafçıyla, süslemeciyle, çiçekçiyle, dj’le, gelinlik tadilatıyla, halılar perdeler koltuklar ve beyaz eşyalarla uğraşırken ve bunların hayatta akla gelmeyecek incelikte detaylarına boğulmuşken başka bir boyuta geçiyor çünkü insan. “araf” denebilir mi? belki…
son yıllarda düğünlerin en popüler aktivitelerinden olan barkovizyon gösterisi için çocukluk fotoğraflarımı ayıklarken biraz ayırdına vardım sanırım. hayatımın çok önemli bir kısmı geride kalıyor, bu çok net. belki de en eğlenceli kısmı… lisede öğretmenlere kızmalar, aileye asilik yapmalar, üniversitede olmayacak insanlarla olmayacak romantizm denemeleri, her güzel kokan renkli gözlü erkeğe aşık olabilme saflığı, ve akabinde hayal kırıklıkları, özgüvenimi onurayım derken daha fazla saçmalamak, kız arkadaşlarla manyaklar gibi eğlenmek, sabahlara kadar oturup dedikodu yapmak, barların tepesinde deliler gibi dans etmek, ekoseli mini etek üzerine beyaz gömlek giyip ve kravat takıp roxy’e gitmek, aksiyonlarının sadece seni bağladığını bilmek. bunlar yapıldı, yaşandı, ve şimdi geçmişte kaldı. evlenmek böyle bir şey. yaşlanmanın en büyük habercisi. “evli barklı adam/kadın!” tanımlamasını giymek.
en çok da erkekler yerin dibine batırıyor ya evliliği, ona sinirleniyorum. ve çok şiddetle iddia ediyorum ki, evliliğin en büyük yükü kadının üzerindedir. prensesler gibi yaşatıldığı, elini sıcak sudan soğuk suya sokmadığı baba evinden çıkıp, mütemadiyen buzdolabını doldurmakla, bulaşıkları yıkamakla, yemek yapmakla, evi temiz ve toplu tutmakla sorumlu olacağı bir yere giden kadın. kısa bir süre sonra çocuk doğurmaya zorlanarak on kilo alıp kariyerine 6 ay ara vermek zorunda kalacak da kadın. ama bütün yaygarayı erkekler koparıyor? aman efendim bağlanmak çok zor, özgürlüklerimden fedakarlık etmek istemiyorum, hazır değilim vırvır… bir mızıldanmalar, bir sorumluluk almaktan kaçınmalar. sanki kadın dünya üzerindeki bütün karşı cins opsiyonlarından vazgeçmiyor, kadın hayatı boyu evlenmek istemiş!
halbuki beraber yaşama hakkının kanuni bir boyut alması evlilik, çok fazla abartmamak lazım. hayatlar devam ediyor hala, kimse bir diğerine prangayla bağlanmıyor. senin kendi hayatın olacak, onun kendi hayatı olacak ve beraber çok süper bir hayatınız olacak ki boğmayın birbirinizi. “evli adam / kadın dışarda kalamaz”, “erkek karısını akşamları evde tek başına bırakamaz”, “evli erkekler erkek erkeğe sosyal aktivitede bulunamaz” gibi gerzek genellemeler çıksın hayatımızdan artık. zehirlemesinler gençleri. her gece içinde uyuduğu için kokusunun sindiği yatağı onunla paylaşmak işte evlilik. her gece onun kokusuyla uyumak. sabah gözünü açtığında yanında bulmak. ona yemek yapmak, beğendiğinde sevinçten havalara uçmak. ofiste korkunç bir gün geçirdikten sonra göğsüne yaslanıp her şeyi unutabilmek. ve sonsuza kadar böyle yaşayabileceğini bilmek, bundan daha fazlasını istemeyi bırak hayal bile edememek…
“in joy and sorrow, my home’s in your heart” diyorum, tam dört gün sonra.
kadını kaçırmaya yetecek sebepler
11 Mar 2010 3 Comments
buyrun 2003 model shoegal’den “kadını kaçırmaya yetecek sebepler”:
- eski, yırtık pırtık; kötü ayakkabılar
- ter kokusu
- yenmiş ya da kapkara tırnaklar
- yırtık, yenmiş çoraplar
- yağlı saçlar
- fışkıran burun ve kulak kılları (kaçırmakla kalmaz, koşarak kaçırır- double impact)
- beyaz slip don (istisnalar hariç)
- tommy hilfinger pantolon, moschuno gömlek
- sarkık, kocaman popo
- göbek
kim demiş şekilciyim diye? önemli olan iç güzelliği.
- cimrilik (“oraya gitmeyelim çok pahalı, bu eteğe bu para verilir mi vb.”) (desktrgit)
- cibiliyetsizlik
- iq düşüklüğüne bağlı geç idrak etme sorunu (“anlamadım ben şimdi baştan alabilir misin aşkım”)
- aşırı ilgi
- aşırı duygusallık (“ühühühüh hayat çok zor aşkım ühühüh sen her şeyimsin, sen de olmasan bikbik)
- ‘rabbiyim alemlerin’ temalı kasıntı tavır ve bakışlar
- espri anlayışı yetmezliği
- özel hayat kavramına saygısızlık (birey 24. saatin sonunda kapıya konur; hız bonusu)
- empati ve anlayış yoksunluğu (öldürmeyip süründürebilir)
- aşırı küfür etme alışkanlığı
- aşağılık kompleksi (biz dişiler sadece bu durum için küçükten beri daha hızlı koşmak, uçarak kaçmak için eğitildik)
ve daha binlercesi var ama çok şahsi bir tane de eklemeden edemeyeceğim ki kesinlikle samimiyim,
- fanatik fenerbahçe taraftarlığı (fanatizm olmasa belki farklı renklerin kardeşliği falan ama..hem fenerbahçe hem fanatik, benden uzak herhangi bir dini objeye yakın)
yedi sene önce ne yazdıysam arkasındayım :)
temizlik ne rahat…
18 Feb 2010 Leave a Comment
insan bazen geçtiği yollarda ne kadar iz bıraktığını farkedemiyor azizim. anlamıyorsun. senin dünyanda hiçbir etkisi olmamış, geyik olaylar aynı olaya başka bir açıdan taraf olmuş diğer insanların hayatında tsunami etkisi yapabiliyor. “karşılıksızlık” da böyle bir şey işte.
son dönemde blog’uma tuhaf yorumlar yapan (bkz. previous post) bir kimsenin varlığı ile farkettim, 10 yıl önce belki bir “merhaba” dediğim, belki iki lafın belini büktüğüm, belki de beraber güldüğüm ama etkisi ve varlığı bundan ibaret olmuş ve zaman içinde doğal seleksiyonla silinip gitmiş insanlar hala benim ne yazdığım, ne yaptığım ve ne düşündüğümle ilgilenip beni takip etmek için zaman ve efor harcıyor. gerçekten epey şaşırdığım şeylerden biri oldu bu aralar. şaşırdığıma da şaşırıyorum aslında, nedense yaş 28′e gelince insan artık fazla bir şeye şaşırmayacağını varsayıyor.
neyse, bu arkadaş burda yayınlamayacağım yorumunda benim 10 yıl önce nerde yaşadığımı bildiğinden dem vurmuş. x bir köyden gelip şarkıcı oldum hayatım değişti ya… özümü biliyormuş o açıdan. victoria’s secret don giyip abd’den gelinlik aldığım için kendimi bir halt sandığımı buyurmuş. kendi dünyasında, abd’de zenci kasiyerlerin giydiği, beş tanesi yirmibeş dolara satılan donlar bir statü sembolüymüş çünkü. herkesin dünyasını kendi gibi sanmış. sonra beni de abd’de vera wang’den ya da oscar de la renata’dan gelinlik aldım sanmış bu arkadaş. buraya yazdım diye show yapıyorum sanmış, çıldırmış çıldırmış. sinirden duvarları tekmelemiş hatta anladığım. halbuki bir önceki post’uma yaptığım yorumu okusaymış, verdiğim link‘e tıklasaymış da görseymiş gelinliğimi aldığım yerde USD 1,150 üzerinde gelinlik fiyatı yokmuş meğer. ben de millerimle abd’ye bedava uçup ucuz gelinliği kapmışım, gelinliğine 5,400 TL duvağına 800 EUR veren arkadaşlarıma nanik yapmışım. bilip bilmeden konuşmanın sözlük karşılığı olmuş bu arkadaş. ha bir de beni maddi açıdan donunda sallarmış, aynen böyle demiş. hayatında sahip olduğu her şeyi kendi parasıyla almış, ticaretle uğraşan sonradan görme baba parası ile özel okullara gitmemiş, yurtdışında okumamış bir insan olarak o donda salıncak gibi sallanmaktan çok büyük gurur duyacağımı da bilmeyecek kadar uzakmış gerçeklere.
dediğim gibi, şaşırıyorum bu aralar. 10 yıl önce hasbel kader tanıdığın, seni hayatından şutlamış, üzerine 10 senede allah bilir neler görmüş neler geçirmiş bir insanı, bu kadar yıl sonra (belki de bu kadar yıldır?) takip edip blog’unda laf sokmaya çalışmak nasıl bir içe oturmuşluğun ve kuyruk acısının işaretidir? sadece alışveriş ve moda üzerine yazılar içermesi amacıyla yaratılan, daha sonra yazarın çenesini tutamaması sebebiyle biraz kişiselleşmiş, ama hep bir çıkış amacına sadık kalma ihtiyacı hisseden şu blog’dan hangi moron karakter analizi yapmaya çalışır? ve yine hangi gerizekalı benim burda dünyaya kendimi açıp about kısmına varlığımı gerçekten tanımlayan şeyleri yazacağımı düşünür?
doğal seleksiyon diyorum ya işte, cuk oturuyor. tamamen gençliğin getirdiği salaklık sebebiyle hayatıma kıyıdan köşeden sızma şansı bulabilmiş gereksiz insanlar bu doğal seleksiyonla silindiler birer birer. o veya bu şekilde silinmeyenleri de ben kazıdım scotch brite’la. çok da güzel oldu, pırıl pırıl oldu. peki şimdi bu zamansız ve beyhude kaale alınma çırpınışı neden?
şaşırıyorum gerçekten. geçen gün hayatımda ilk defa kötü bir insan gördüm mesela. son beş yıldır tanıdığım bir kişi olmasına rağmen, bildiğin kötü kalpli ve art niyetli bir insan olduğunu yeni anladım. hayatımda sevmediğim, salak olduğunu düşündüğüm, uyuz olduğum çok insan oldu ama hepsinin vardı bir sebebi ya da açıklaması. onların hayatları öyle davranmalarını gerektiriyordu falan. ama kendisiyle hiç alakası olmayan insanlara zarar vermek üzere bilinçli ve planlanmış aksiyonlar almak? bunu anlayamıyorum. bunu kafamda oturtamıyorum.
daha öğrenmem gereken çok şey var. adım adım büyüyorum hala…
i ? new york and some distress
06 Feb 2010 5 Comments
geçen hafta gelinliğimi almak üzere new york’taydık. internet yoluyla yaptığım aylar süren hazırlık sayesinde çok kısa bir sürede istediğim ve hatta hasta olduğum gelinliği alarak mağazadan çıkabildim. geri döndüğümde gördüğüm birkaç düğün fotoğrafı ise abd’de bir dönem yaşamamış kimsenin adını duymadığı bir mağazadan gelinlik alarak ne kadar muhteşem bir iş yaptığımı düşünmeme sebep oldu. zira türkiye’deki bütün evlenme niyeti olan kadınların tek seçeneklerinin pronovias’mış gibi davranıp, tornadan çıkmış gelinlikleri giymelerine anlam veremiyorum. facebook’ta herkesin ortalama 150-200 arkadaşının olduğu ve çarşaf çarşaf düğün fotoğraflarının yayınlandığı günümüzde bütün gelinlerin aynı görünmesi gerçekten saçma. bu konuda bir örnek teşkil edip “gelinlik satın almak için abd’ye gitme” hareketi başlatmazsam eğer (ki hiç başlatasım yok) biliyorum ki başka bir gelinle pişti olma ihtimalim %0.0000000001 sularında.
new york güzeldi ama çok soğuk ve çok kaotikti. eminim mayıs ya da eylül gibi bir ayda gitsek çok daha efektif gezebileceğimiz bir tatil olurdu ama o zaman da bu kadar çılgın indirimlere denk gelemeyebilirdik. çok alışveriş yaptık, süper alışverişler yaptık. magnolia’s bakery’de muhteşem banana pudingler yedik. chipotle delisi olduk. woodbury’de dünyayı aldık. central park’ta soğuktan takırdayarak dolaştık. yine de, pek çok arkadaşımın aksine, ben new york’tan “allahım burda yaşamalıyım” hissiyatı ile dönmedim. çünkü ben eğer bir gün yurtdışında yaşayacaksam, ki bu gerçekten istediğim bir şey hala, istanbul’da bıktığım, yaşam kalitemi düşüren bir takım moronluklardan kurtulmak istiyorum. tamam alışveriş ve eğlence olanakları süper, insanlar mağazalarda vs oldukça sıcak ve yardımcı davranıyorlar fakat gel gör ki geceleri kendini güvende hissederek sokakta yürüyemiyorsun. “public urination” denen konseptle tanışıyorsun. trafikte bir bmw içinde bulunduğun taksiciye camını açıp küfrettikten sonra taksici ile bmw makaslar atarak birbirlerine sataşırken kendini istanbul’da sanabiliyorsun bir anda, ya da bitmek bilmeyen korna ve siren seslerinden yorulup “eeeeh” diyebiliyorsun. hayatımın 1-2 sene gibi bir süresinde yaşamaya katlanabilirim ama “ay hadi yurtdışına çıkalım da huzur bulalım” dersem yaşamaya gideceğim bir yer değildir kesinlikle. londra ve amsterdam’da bildiğin ömür boyu yaşayabilirim diğer taraftan. avrupa insanıyım ben sanırım.
düğünün en önemli parçalarından gelinliğe check atıldıktan sonra son iki aydan daha önce tamamlanamayacak ve bu yüzden evlenmeye karar veren herkesin iki ayağını bir pabuca sokan binlerce minik detay üstüme üstüme gelmeye başladı. saçımı nerde yaptıracağım, makyaj da dahil olacak mı, balayı konusundaki kararımızdan emin miyiz, davetiye seçmek lazım, davetiye zarflarını hattata mı yazdırsak kendimiz mi yazsak, mekan süslemeleri için dekoratörle toplantı, playlist’in kesinleştirilmesi, oturma düzeninin yapılması, ev için perdeler halılar koltuklar avizeler televizyon ve dolapların seçilmesi gibi binlerce alınması gereken karar mevcut. süreçle yakından uzaktan alakası olmayan arkadaşlarım bu konuya “ay bunlar ne güzel telaşlar” falan diye yaklaşsa da içinde olunca bu kadar minik detaylara kafa patlatıp durmak ve sürekli “bir şeyleri unutuyorum” hissiyatı içinde olmak insanı stresten strese sokuyor.
sancılı postlarla karşınızda olmaya devam edeceğim.
samson and delilah
02 Feb 2010 Leave a Comment
i’ve heard there was a secret chord
that david played and it pleased the lord
but you don’t really care for music, do you?
it goes like this…the fourth, the fifth
the minor fall and the major lift
the baffled king composing hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
your faith was strong but you needed proof
you saw her bathing on the roof
her beauty and the moonlight overthrew you.
she tied you to her kitchen chair
she broke your throne
she cut your hair
and from your lips she drew the hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
maybe i have been here before
i know this room, i’ve walked this floor
i used to live alone before i knew you.
i’ve seen your flag on the marble arch
love is not a victory march
it’s a cold and it’s a broken hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
there was a time you let me know
what’s real and going on below
but now you never show it to me, do you?
and remember when i moved in you
the holy dark was moving too
and every breath we drew was hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
maybe there’s a god above
and all i ever learned from love
was how to shoot at someone who outdrew you.
and it’s not a cry you can hear at night
it’s not somebody who’s seen the light
it’s a cold and it’s a broken hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
hallelujah
the one, the two, the one two three four.
27 Dec 2009 1 Comment
bugün türk halkının avatar filmine gösterdiği olağanüstü ilgi nedeniyle bir kez daha salonlarda yer bulamadık ve zaman geçirmek için “acı aşk” isimli türk filmine girdik. allahım girmez olaydık. senaryo yazarı beni affetsin ama uzun zamandır bu kadar kötü bir film izlememiştim. yani dabbe 2′yi tercih eder miydim acaba, onu bile düşündüm. filmde ne oluyor, neden oluyor, amaç ne, sonuç ne – belli değil. alabildiğine bir saçmalık içinde gelişen zırva olaylar. yalnız filmin başındaki bir hadise bizi üzerinde konuşturdu, o yüzden ona değinmek istiyorum.
efendim ilk sahne esas oğlanımız halit ergenç’in çok sevdiği ve evlenme teklif etmek üzere kurgular düzenlediği sevgilisini yatakta başka bir herifle basması üzerine kurulu. tabii halit ergenç bu nahoş durum üzerine a.g.d. oluyor ve olaylar gelişiyor. ilerleyen sahnelerde bu motor ablamız halit’le karşılaştığında boynuz hadisesiyle ilgili şöyle bir açıklama yapıyor: “korktum.” oldu. şimdi her ne kadar filmin bu noktasında bu açıklama bize adnan şenses’in “sarhoştum sen sandım” açıklamasından fazla bir şey ifade etmese de, bu ciddiye giden ilişkilerde commitment problemi ile gelişen “ilişkiyi sabote etme yöntemi olarak boynuz” konseptine bir değinmek istedim.
bildiğiniz gibi düşüncelerimi ve öğretilerimi “gerçekçilik” üzerine kurmak temel prensibim. gerçek ne kadar acı, ne kadar ağır, ne kadar şok edici olursa olsun bilmek isterim ve insanların da bilmesi gerektiğini düşünürüm. kendi hayal aleminde yaşamanın sürdürülebilir bir durum olmadığını bilirim çünkü. er geç biri o hayal alemine girer ve saçınızdan sürükleyerek gerçek dünyaya çıkarır sizi. işte bu yüzden “he’s just not that into you” cümlesi sex and the city’de ilk geçtiği zaman “aha budur” demiş, üzerine film yapıldığı zaman da keyifle izlemiştim.
“commitment problemi”nin ne kadar büyük bir bullshit olduğunu, bu gerçekçilik ve “he’s just not that into you” mefhumu çerçevesinde bir kere daha açıklamak istedim.
sevgili okur,
commitment problemi diye bir şey yoktur. karşısındaki erkekte bağlanma isteğini uyandıramayan kadın vardır. kesinlikle yanlış anlaşılmasın, kimseye “beceriksiz, çirkin, kazma” vs demeye getirmek değil amacım, her arzın kendi talebini yarattığını düşünüyorum aksine. fakat gerçek şu ki, herkesin hayattan, hayatın karşısına çıkaracağı insan(lar)dan belli beklentileri var. bazı insanların beklentileri az ve öz, bazıları ise uzun bir liste. günümüzde insanların azla yetinmeyi unutmasıyla beraber herkesin beklentilerinin çoğaldığı ortada, az ve öz beklentisi olan insan pek kalmadı. diyeceğim odur ki, hepimiz karşımızdaki karşı cins üyesini beklentilerimizi karşılama oranına göre değerlendiriyoruz. bu oran skalasında %100′e jackpot yani “the one” deniyor. %0 ise amorti bile çıkmadı, işim olmaz gibi kelimelerle ifade edilebilir. bu iki oran arasında kalanlar ise şartlara göre iyi arkadaş, fuck buddy ya da uzun / kısa ilişki olabiliyor.
şunu anlamak lazım, bazı insanlar için %70 beklenti karşılama oranını (BKO) yakalamak imzayı basmak için yeterli olabilir. çünkü o kişi hayatının öyle bir dönemindedir ki, çok uzun zamandır %40′ın üzerine çıkan olmamıştır ve çıkacağına olan inanç azalmıştır. fakat karşıdaki adam ise evlenme kararını alabilmek için minimum %90′lık bir oran arayan idealist bir kimse olabilir.
gerçek hayatta taraflardan birinin %55-60 BKO seviyesinde olduğu bir ilişkinin yıllar boyu sürebildiği de görülmüştür ama bu ilişkiler genelde (istisnalar kaideyi bozmaz) evlilikle sonuçlanmaz. çünkü adam ya da kadın kendisine daha iyi bir BKO verebilecek karşı cins üyesini bulabileceğine inanmaktadır. o kişinin aradığı her ne ise, beklenti sepeti nelerden oluşuyorsa (dış görünüş, cinsel performans, maddi yeterlilik, zeka, mizah anlayışı, kariyer, karizma vs) bu sepetin tamamını ya da kendisini tatmin edecek bir oranını henüz bulamamış demektir. kadınların artık bunu görebilmelerini ve kendilerini / birbirlerini “canım o zaten bağlanma problemi olan bir adam, her halinden belli” gibi cümlelerle kandırmaktan vazgeçmelerini diliyorum. gerçi bunu yapan erkekler de var ama kadınlar daha çok.
500 days of summer tam da bu dediğimi anlatan bir filmdi işte. söylemeye çalıştığım şu, karşındaki adamın hedeflediği BKO’ya seninle ulaşamamış olması seni daha az değerli ya da istenmeyecek bir insan yapmaz, don’t take it personal. sadece doğru insan değilsin, bunu gör, anla ve zaman kaybetmeden bir diğer maceraya koş diyorum canım okur.
bu yazının genellemelerle dolu olduğunu bildiğimden bir kere daha “istisnalar kaideyi bozmaz” diyor ve köşeme çekiliyorum.
“you are the rule, she is the exception”.
amsterdam
13 Dec 2009 2 Comments
evet, aylar öncesinden biletini alıp hazırlıklarına başladığımız amsterdam seyahatimizden dönmüş bulunuyoruz.
öncelikle, hayatında ilk kez sabiha gökçen’den, pegasus havayolları ile yurtdışı uçmuş bir insan olarak oldukça şaşırdığımı söyleyebilirim. sanırım insanlardan duyduklarımdan aklımda fazla kötü bir imaj oluşmuş, pegasus’tan da sabiha gökçen havaalanı’ndan da son derece memnun kaldım. şehre çok çok çok uzak olması ve lounge olmaması gibi dezavantajları var elbet fakat check-in için 5 dakika, bavullar için 5 dakika beklemek atatürk havaalanı’ndan hiç alışkın olmadığımız durumlar açıkçası. uçakta yemeğin paralı olmasına da ilk defa birinci elden tanık oldum ve onu da gayet mantıklı buldum. aç olmayan fakat sırf önüne yemek kondu diye bir şeyler tırtıklayıp önündeki yemeği ziyan eden o kadar çok insan var ki. acıktıysan ver parasını ye kardeşim. aç değilsen de yemediğin şeyin parası bilet fiyatına dahil olmasın. süper mantıklı.
neyse, üç buçuk saat süren yolculuğun ardından amsterdam’a indik. schipol’un oralarda “bu muymuş bu kadar abartılan soğuk, hahaay” dediysek de şehrin merkezine inince neden bütün arkadaşlarımızın “donarak öleceksiniz!” şeklinde felaket tellallığı yaptığını anladık. gerçekten soğuktu ama allahtan hazırlıklı gittik. sezonlar önce indirimden aldığım kapşonlu-kürklü dünyanın en sıcak tutan paltosu, kulaklıklarım ve eldivenlerim sağolsun soğuğu dışarda bırakabildim.
şehrin bu kadar küçük ve trafiksiz oluşu, bisiklet > yaya > araba şeklindeki huzurlu düzeni herhalde benim kadar uzun süre istanbul kaosuna maruz kalmış herkesi şaşırtmış ve mutlu etmiştir. tabii ki bisiklet kiraladık ve tabii ki yokuş-free dümdüz yollarda pedal sallayarak şehri dolaştık. muhteşemdi. amsterdam’ın “yaşanılabilir” bir şehir olduğuna karar vermemizin en büyük sebebi buydu sanırım.
grup halinde tatile çıkmanın con’larından biri olarak gezi rotasını kendim belirleyemedim maalesef. bu da ilgimi türkiye’de olmayan herhangi bir mağaza kadar çekemeyen x adet müzeye götürülmeme ve hiç alışveriş yapamamama sebebiyet verdi tabii. bu anlamda biraz hayalkırıklığına uğradığımı söylersem yalan olmaz.
holland casino’da geçirdiğimiz beş koca saat ve çıkardığım bir adet flush royal, bulldog’da başımıza gelenler, grubumuzun sevdicek elemanının tramvaydan inememesi ve inmiş bulunan bizlere şaşkın gözlerle bakarak bir sonraki durağa gidip ordan geri dönmesi, sex museum’da kalkan mideler, türetmekten sıkılmadığımız red light esprileri ve jason statham the transporter’ın kullandığı a takımı minibüsüyle havaalanına gidişimiz gibi pek çok komik / saçma enstantaneyi de üç güne sığdırdığımız bu tatilde gördük ki amsterdam gayet yaşanabilir bir yermiş, gelecekteki iş / eğitim fırsatları dikkatle değerlendirilecekmiş ve ucuz bilet düşürdükçe yine yine yine gidilecekmiş…
